Kafamda Bir Tuhaflık kitabının kapağı

Kafamda Bir Tuhaflık

Yazar: Orhan Pamuk

Editör: Darmin Hadzibegovic

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

ISBN: 9789750830884 · 504 sayfa · Türkçe · Karton kapak · Yayın: 2014

Fiyat: ₺527,00 – Tedarik edilecek

Kitap hakkında

“Kafamda Bir Tuhaflık” hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul’daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu’dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? “Kafamda Bir Tuhaflık” bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor. Mevlut ile Rayiha Kız Kaçırmak Zor İş Bu, boza ve yoğurt satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatının ve hayallerinin hikâyesi. Mevlut, Asya’nın en batısında bir yerde, puslu bir göle uzaktan bakan yoksul bir Orta Anadolu köyünde 1957’de doğdu. On iki yaşındayken İstanbul’a geldi ve ondan sonra hep orada, dünyanın başkentinde yaşadı. Yirmi beş yaşındayken köyünden bir kız kaçırdı; tuhaf bir şey oldu bu, bütün hayatını belirledi. İstanbul’a döndü, evlendi, iki kızı oldu. Yoğurtçuluk, dondurmacılık, pilavcılık, garsonluk gibi çeşit çeşit işte hiç durmamacasına çalıştı. Ama akşamları İstanbul sokaklarında boza satmayı ve tuhaf hayaller kurmayı hiçbir zaman bırakmadı. Kahramanımız Mevlut uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı, iyi görünüşlüydü. Kadınlarda şefkat uyandıran çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı. Yalnız gençliğinde değil, kırkından sonra bile yüzünün çocuksu olmasını ve kadınların onu güzel bulmasını, Mevlut’un bu iki temel özelliğini hikâyemizin anlaşılması için arada bir okurlarıma hatırlatacağım. Mevlut’un her zaman iyimser ve iyi niyetli olmasını –bazılarına göre saflığını– ise ayrıca hatırlatmama gerek kalmayacak, siz de göreceksiniz. Okurlarım benim gibi Mevlut’la tanışsalardı, onu yakışıklı ve çocuksu bulan kadınlara hak verirler, hikâyemi renklendirmek için abartmadığımı teslim ederlerdi. Bu vesileyle, bütünüyle gerçek olaylara dayanan bu kitap boyunca hiç abartmayacağımı, zaten olup bitmiş bazı tuhaf olayları, okurlarımın daha iyi takip edip anlamasına yardım edecek bir şekilde sıralamakla yetineceğimi belirteyim. Kahramanımızın hayatını ve hayallerini daha iyi anlatabilmek için hikâyesinin ortasından bir yerden başlayacak, önce Mevlut’un 1982 Haziran’ında (Konya’nın Beyşehir kazasına bağlı) komşu Gümüşdere köyünden kız kaçırmasını anlatacağım. Mevlut kendisiyle kaçmaya razı olan kızı ilk defa dört yıl önce İstanbul’da bir düğünde görmüştü. Bu, amcasının büyük oğlu Korkut’un 1978’de Mecidiyeköy’deki düğünüydü. Mevlut, İstanbul’da düğünde gördüğü çok güzel ve çocuk yaştaki (on üç yaşındaydı) kızın da kendisini beğenmesine inanamadı hiç. Kız, amcasının oğlu Korkut’un karısının kız kardeşiydi ve ablasının düğünü için geldiği İstanbul’u hayatında ilk defa görüyordu. Mevlut ona üç yıl aşk mektupları yazdı. Kız cevap vermedi, ama mektupları ona ulaştıran, Korkut’un kardeşi Süleyman Mevlut’a hep umut verdi ve devam etmesini söyledi. Şimdi kız kaçırırken, Süleyman gene amcaoğlu Mevlut’a yardım ediyor: İstanbul’dan çocukluğunu geçirdiği köye, Mevlut ile geri geldi Süleyman, kendisine ait Ford kamyonetin şoför yerine geçti. İki arkadaş kimselere görünmeden kaçırma planı yaptılar. Buna göre Süleyman, Mevlut ile kaçıracağı kızı Gümüşdere köyünden bir saat uzaklıkta bir yerde kamyonette bekleyecek, herkes iki âşığın Beyşehir yönüne gittiğini zannederken onları kuzeye götürecek, dağları aşıp Akşehir tren istasyonuna bırakacaktı. Mevlut dört beş kere planın üzerinden geçmiş, soğuk çeşme, dar dere, ağaçlı tepe, kızın evinin arka bahçesi gibi önemli mekânları daha önce ikişer kere gizlice ziyaret etmişti. Süleyman’ın kullandığı kamyonetten yarım saat önce inmiş, yol üstündeki köy mezarlığına girmiş, mezar taşlarına bakıp dua etmiş, her şeyin yolunda gitmesi için Allah’a yalvarmıştı. Kendine bile itiraf edemiyordu ama Süleyman’a karşı bir güvensizlik duyuyordu. Ya Süleyman arabayla dediği yere, çeşme başına gelmezse, diye düşündü. Kafasını karıştıracağı için bu korkuyu kendine yasakladı. Mevlut’un üzerinde ta babasıyla yoğurt sattıkları ortaokul yıllarından kalma Beyoğlu’ndaki bir dükkândan aldığı yeni bir kumaş pantolon ve mavi bir gömlek, ayağında askere gitmeden önce Sümerbank’tan aldığı ayakkabılar vardı. Hava karardıktan az sonra Mevlut yıkık duvara yaklaştı. Kızların babası Boynueğri Abdurrahman’ın beyaz evinin arka penceresi karanlıktı. On dakika erken gelmişti. İçi içine sığmıyor, sürekli karanlık pencereye bakıyordu. Eski zamanlarda kız kaçırırken kan davası tuzağına düşürülüp vurulanlar ve gece karanlıkta koşarken yolunu şaşırıp yakalananlar geliyordu aklına. Kız son anda vazgeçip kaçmayınca rezil olanları da hatırlayıp sabırsızlıkla ayağa kalktı. Allah’ın kendisini koruyacağını söyledi kendine. Köpekler havladı. Pencere bir an aydınlandı ve karardı. Mevlut?’un kalbi hızla atmaya başladı. Eve doğru yürüdü. Ağaçların arasında bir kıpırtı işitti, kız fısıldar gibi adını seslendi: “Mev-lut!” Askerden yazdığı mektupları okumuş ve ona güvenen birinin şefkatli sesiydi bu. Mevlut yüzlerce mektubu tek tek aşkla, istekle yazışını, bütün varlığını o güzel kızı ikna etmeye adayışını, mutluluk hayallerini hatırladı. En sonunda kızı etkilemeyi başarmıştı işte. Hiçbir şey göremiyordu, ama sihirli gecede sese doğru uykuda gezer gibi yürüyordu. Karanlıkta birbirlerini buldular. Kendiliğinden el ele tutuşup koşmaya başladılar. Ama on adım sonra köpekler havlamaya başlayınca Mevlut şaşırıp yolunu kaybetti. İçgüdüleriyle ilerlemeye çalıştı, ama kafası karışmıştı. Gecenin içinde ağaçlar bir belirip bir kaybolan beton duvarlar gibiydiler, yanlarından tıpkı rüyalardaki gibi hiç çarpmadan geçiyorlardı. Keçiyolu bitince Mevlut daha önce planladığı gibi karşılarına çıkan yokuşa vurdu. Kayalar arasından kıvrıla kıvrıla yamaçlara çıkan dar yol, bulutlu kapkaranlık göğe çıkıyormuş gibi dikleşti. Yarım saate yakın tırmanıp yamacın tepesinde hiç durmadan el ele yürüdüler. Gümüşdere’nin ışıkları, daha arkada kendi doğup büyüdüğü Cennetpınar gözüküyordu buradan. Peşlerine düşen olursa, onları kendi köyüne götürmemek için, hatta Süleyman’ın gizli bir planına karşı bir içgüdüyle Mevlut ters yöne yürümüştü. Köpekler hâlâ deli gibi havlıyorlardı. Mevlut köye artık yabancı olduğunu, hiçbir köpeğin onu tanımadığını anladı. Az sonra Gümüşdere köyü yönünden patlayan bir silahın sesi geldi. Kendilerini tuttular ve yürüyüş hızlarını değiştirmediler, ama bir an susan köpekler gene havlamaya başlayınca yamaçtan aşağıya koşmaya başladılar. Yüzlerine yapraklar, dallar sürünüyor, paçalarına dikenler takılıyordu. Mevlut karanlıkta göremiyor, her an bir kayaya takılıp düşeceklerini sanıyordu, ama olmuyordu bu. Köpeklerden korkuyordu, ama Allah’ın kendisini ve Rayiha’yı koruduğunu ve İstanbul’da çok mutlu bir hayatları olacağını anlamıştı. Akşehir yoluna nefes nefese ulaştıklarında, Mevlut geç kalmadıklarından emindi. Süleyman da kamyonetiyle gelirse artık kimse Rayiha’yı elinden alamazdı. Mevlut her mektuba başlarken kızın güzel yüzünü, unutulmaz gözlerini düşünür, güzel adını, Rayiha, diye sayfanın başına coşkuyla, özenle yazardı. Bunları hatırlayınca sevinçten yerinde duramadığı için adımları hızlanıyordu. Şimdi karanlıkta, kaçırdığı kızı hiç göremiyordu. Hiç olmazsa ona dokunmak, öpmek istedi ama Rayiha taşıdığı bohçayla hafifçe karşı koydu. Mevlut bundan hoşlandı. Bütün hayatını geçireceği kişiye evlenmeden önce dokunmamaya kararlıydı. El ele yürüyerek Sarp Deresi’ni aşan küçük köprüyü geçtiler. Rayiha’nın eli kuş gibi hafif ve narindi. Uğultulu dereden kekik ve defne kokan serin bir hava geliyordu. Gece mor bir ışıkla aydınlandı; sonra gök gürüldedi. Mevlut uzun tren yolculuğundan önce yağmura yakalanmaktan korktu, ama adımlarını hızlandırmadı. On dakika sonra, öksürüklü çeşmenin yanında Süleyman’ın kullandığı kamyonetin arka ışıklarını uzaktan gördüler. Mevlut mutluluktan boğulacak gibi oldu. Süleyman’dan kuşkulandığı için kendini suçladı. Yağmur da başlamıştı. Sevinçle koştular, ama ikisi de yorgundu ve Ford kamyonetin ışıkları sandıklarından da uzaktaydı. Kamyonete varıncaya kadar sağanak yağmurda iyice ıslandılar. Rayiha bohçasıyla kamyonun karanlık arka kısmına geçti. Mevlut ile Süleyman bunu daha önceden planlamışlardı: Hem Rayiha’nın kaçtığı anlaşılır da jandarma yollarda arama yapar diye, hem de Rayiha Süleyman’ı görüp tanımasın diye. Öne otururlarken, “Süleyman, bu dostluğunu, bu kardeşliğini hayatım boyunca unutmayacağım!” dedi Mevlut. Kendini tutamayıp amcaoğluna bütün gücüyle sarıldı. Süleyman’ın aynı coşkuyu gösterememesini, güvensizliğiyle onun kalbini kırmış olmasına bağladı. “Bu yardımımı kimseye söylemeyeceğine yemin et,” dedi Süleyman. Mevlut yemin etti. “Kız arka kapıyı kapayamadı,” dedi Süleyman. Mevlut çıkıp karanlıkta kamyonetin arkasına yürüdü. Aracın kasasını genç kızın üzerine kaparken bir şimşek çaktı, bütün gökyüzü, dağlar, kayalıklar, ağaçlar, her yer bir an uzak hatıralar gibi aydınlandı. Mevlut birlikte bütün bir ömür geçireceği karısının yüzünü ilk defa yakından gördü. Hayatı boyunca bu ânı, bu tuhaflık duygusunu çok sık hatırlayacaktı. Kamyonet hareket ettikten sonra Süleyman “Al şunu kurulan,” diyerek torpido gözünden çıkardığı bir bez parçasını Mevlut’a uzattı. Mevlut bezi kokladı, pis olmadığına karar verince kamyonetin kasasına açılan delikten uzanıp arkadaki kıza verdi. Çok sonra “Sen kurulanmadın,” dedi Süleyman. “Başka bez de yok.” Yağmur aracın tavanında bir tıpırtı çıkarıyor, silecekler tuhaf bir inleme sesiyle çalışıyordu, ama Mevlut derin bir sessizliğin içine doğru ilerlediklerini biliyordu. Arabanın soluk turuncumsu ışıklarının aydınlattığı ormanda yoğun bir karanlık vardı. Kurtların, çakalların, ayıların gece yarısından sonra yeraltı ruhlarıyla buluştuklarını çok işitmiş, efsanevi yaratıkların, şeytanların gölgeleriyle geceleri İstanbul sokaklarında Mevlut çok karşılaşmıştı. Sivri kuyruklu cinlerin, iri ayaklı devlerin, boynuzlu tepegözlerin yolunu şaşıran şaşkınları ve çaresiz günahkârları kapıp indirdikleri yeraltı âleminin karanlığıydı bu. “Ağzını bıçak açmıyor,” diye takıldı Süleyman Mevlut’a. Mevlut, içine girmekte olduğu tuhaf sessizliğin yıllarca süreceğini anlamıştı. Hayatın kendisine kurduğu tuzağa nasıl girdiğini çıkarmaya çalıştıkça “Köpekler havladığı, karanlıkta yolumu şaşırdığım için böyle oldu” gibi bir mantık kuruyor, bu mantığın yanlış olduğunu çok iyi bilmesine rağmen bir teselli olduğu için istemeden inanıyordu. “Yaramaz bir durum mu var?” dedi Süleyman. “Yok.” Çamurlu, dar yolun kıvrımlarında yavaşlayan kamyonun lambaları kayaları, ağaç hayaletlerini, belirsiz gölgeleri ve esrarlı şeyleri gösterdikçe, Mevlut bütün bu harikalara onları hayatının sonuna kadar unutmayacağını iyi bilen birinin yoğun dikkatiyle bakıyordu. Daracık yolla birlikte bazan kıvrıla kıvrıla yükseliyor, derken iniyor, çamurlar içinde kaybolmuş bir köyün karanlığı içerisinden hırsız gibi sessizce geçiyorlardı. Köylerde köpekler havlıyor, sonra gene öyle derin bir sessizlik başlıyordu ki Mevlut tuhaflık kendi kafasında mı, dünyada mı, çıkaramıyordu. Karanlıkta, efsanevi kuşların gölgelerini gördü. Acayip çizgilerden yapılmış anlaşılmaz harfleri, yüzyıllar önce bu ücra yerlerden geçmiş şeytan ordularının kalıntılarını gördü. Günah işledikleri için taş kesilenlerin gölgelerini gördü. “Sakın pişman olma,” dedi Süleyman. “Korkulacak hiçbir şey yok. Peşinizde de kimse yoktur. Boynueğri baba hariç büyük ihtimal zaten biliyorlardır kızın kaçtığını. Kimseye sakın…

Yapay zekâ özeti

Orhan Pamuk'un 2014 yılında yayımlanan romanı, İstanbul'un 1969'dan 2012'ye kadar geçirdiği dönüşümü, bozacı Mevlut Karataş'ın yaşamı üzerinden anlatır. Köyden kente göç, gecekondulaşma ve modernleşme sürecinin yanı sıra, Mevlut'un aslında aşık olduğu kız yerine onun ablasıyla evlenmesi üzerine kurulu "kısmet" ve "niyet" sorgulaması romanın merkezinde yer alır. Eser, geleneksel değerlerin modern yaşamla etkileşimini, Alevi-Sünni çatışması ve ideolojik ayrışmaları bireylerin hayatlarına yansıyan biçimiyle işler. Pamuk, çok sesli anlatım tekniğiyle farklı karakterlerin kendi ağızlarından konuşmalarını sunarak okuyucuya olaylara çeşitli perspektiflerden bakma imkanı verir; yalın ve akıcı diliyle İstanbul'un sokaklarını ve insanlarını canlı bir şekilde aktarır. Okur yorumlarında romanın sıradanlığı ve anlatı akışının yavaşlığı eleştirilirken, yazarın İstanbul'un sosyolojik ve kültürel dönüşümünü sıradan bir insanın gözünden etkileyici biçimde sunduğu vurgulanmaktadır.

Bu özet yapay zekâ tarafından kaynaklardan derlenmiştir.